Ara
Unutma!
Dali Sergisi Devam
23 Mart - 20 Mayıs!!!
TIKLA
Film festivalinin ardindan Gidin...Seyredin..Dusunun...!
Anket
Twitter'da Takip Et
Follow @KitapKokusuNET| Tehlikeli Oyunlar |
|
|
|
|
Kitap
Kitaplarımın arasında kaybolmuş onlarca notlardan biri düştü önüme şans eseri. Her zamanki uzun ve dar kağıtlarımdan biriydi. Ve üzerinde kendi kendime bile okumakta zorlandığım muhteşem el yazımla . “Modernist bağlamda ilk biçimci; romantizm düzleminde soluk alan ilk bireyci...“ yazıyordu. Muhtemelen hangi kitaptan düştüğümü asla hatırlayamayacağım bu “notula” kimden bahsediyor diye uzun uzun düşünmedim. Çünkü biliyordum ki içinden düştüğü kitabın yazarını betimliyordu. Tehlikeli Oyunlar’ın Oğuz Atay’ı.... Çağdaş Türk edebiyatına tartışmasız yeni bir soluk getirip yön veren bir yazarı okumak, onu anlamak gerçekten büyük bir şanstır. Her kitabının önsözünde okurun şansından bahseder kişiler. Bunun nedenleri basittir. Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken gibi eserler “aklın” bize ettiklerini “birey olmanın” ağırlığı altında bir bir önümüze sermektedir.. Meselesi olan, dert edinmiş, acı çekmiş bir insanın bilincinde bir yolculuktur Atay’ı okumak. Gerçekten büyük bir şanstır okur için. Tehlikeli Oyunlar, Hikmet Benol’un hikayesidir. Hikmet Benol’un zihninde peşpeşe akıp giden yüzlerce konu sanki bir anda kağıda akar.Bu akış, okuma sürecinde düzensiz ve karmaşık bir anlatım izlenimi verirken sayfalar ilerledikçe ince ince kurgulanmış nitelikli detaylar akabinde derin izler bırakan birbirini tamamlayıcı bütünler oluşturmuştur. Bu nedenle Atay bireyin isyanını dile getirirken aynı zamanda bireyin sorunlarına iniyor, burjuva düzenine ayak uyduramayan, topluma yabancılaşmış kişileri kendine mesele edinir. Ve tüm kahramanları, katlanılması güç yaşamlarından kaçarak düş dünyalarına sığındırır. Kaleme gelmiş Hikmet Benol “Dış dünyada kendilerine dayatılan oyunların dışında, kendi oyunlarını gerçek olarak yaşamaya” karar verir. Gerçeğin ve olması gerekenin sınırlarını zorlar. Oğuz Atay Türk romanının sorunlarından söz ederken şöyle der: “ Halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulamamaktır sorunlardan biri. Kültürsüzlüktür. Duyarsızlıktır. Yüzeyde çırpınmanın verdiği korkunun edebiyat heyecanı sayılmasıdır.” (Atay Oğuz, 2002, Günlük, İstanbul, Sayfa 224) İşte Tehlikeli Oyunlar’dan tadına doyum olmaz bir alıntı...Bu kitabı mutlaka okuyun. “Ülkemiz. Ülkemiz, bazı yanlarından denizlerle, bazı yanlarından da başka ülkelerle çevrili; genellikle dört köşe, özellikle çok köşe bir kara parçasıdır. Denizlerin olmadığı yerlerde ülkemiz, noktalı çizgilerle sınırlanmıştır.” “Hani, haritalardaki gibi, değil mi?” “Sözümü kesme. Evet, haritalardaki gibi. Ülkemiz, bir haritaya benzer.” “Kesikli, yani noktalı çizgiler neye benzer, Hikmet Amca?” “Sözümü kesme dedim. Noktalı çizgiler bir şeye benzemez. Noktalı çizgiler, sınır olarak, sınırlarımızda bulunur. Bütün sınırlar boyunca uzun binalar, çizgileri; noktalar da, bunların arasına yerleştirilmiş bulunan gözetleme kulelerini gösterir. Bunlar, üstten bakılınca, haritalara benzer. Uzun binaların ve kulelerin damları kırmızı olduğu için, sınırlar, haritalarda kırmızı çizgilerle gösterilir. Biz, bu sınırların içinde kalırız. Bundan başka, ülkemizin dört bir yanı, köylülerle çevrilidir. Köylülerle çevrili ülkemizde birçok ürün yetişir. Çeşitli iklimlerin kaynaştığı ülkemizin Akdeniz bölgesinde maki denilen kısa boylu, tıknazca fundalıklar yetişir. Sulak bölgelerde ormanlar yetişir, pirinç yetişir. Ayrıca, bir de güneşi olan bölgelerde meyve yetişir. Ülkemizde, eski çağlardan beri birçok medeniyet yetişmiştir; ülkemiz, birbirine benzemeyen birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Bu beşikte birçok medeniyet sallanmıştır, birçok medeniyeti uyutmuşuzdur. En son kurulan medeniyet ekmek medeniyetidir. Bu medeniyetin sürekli oluşunu sağlamak için, ülkemizin birçok yerinde buğday yetişir. Fakat ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür, erken meyve verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyve verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız…… Bu ülkede çocuklara yer yok. Başka ülkelerde varmış, her tarafı yeşil ülkelerde. Biz, büyük bir sabırsızlıkla çocukların büyümelerini bekliyoruz. Onların kafalarına vuruyoruz, adam olmaları için. Seniyezitseni olarak görüyoruz onları. Kafalarını tıraş ediyoruz çabuk büyüsünler diye. Benim içimdeki çocuk büyümedi. (Yirmiüçnisanda onu da bir saatlik başbakan yapsalardı belki büyürdü. Hayır, büyümezdi.) yıllardır taşıyorum içimdeki çocuğu; yaşamadığı için büyümedi hiç, amcası. Öğretmenim! Efendim? Ben evlendim. Ağzınıza biber koyarım, susun bakalım. Evlilikten ağzım çok yandı, öğretmenim. Biz çocuk gibiyiz, değil mi Sevgi? Evet canım, çocuk gibiyiz. Çocukluk ettim, öğretmenim: Ülkemizin sorunlarını çözdüğüm gibi, evliliğin içinden de kolayca çıkacağımı düşündüm. Oysa, heykelbüyükadamlar bile, evlerinde, kim bilir ne zorluklarla karşılaşmışlardır, değil mi? ‘Bu-akşam-ona-evlenme-teklif-edeceğim-nasıl-olur-daha-elini-bile-tutmadım’ sorunu nasıl çözülür öğretmenim? Daha önce vatandaş olarak sorumluluklarımızı bilmeliyiz çocuklar; büyüklerimize karşı ödevlerimizi öğrenmeliyiz. Öğretmenim! Ben, başbakan oldum; ülkemizi yataktan idare ediyorum. Sonra, yataktan kalktım, öğretmenim; Sevgi’ye giderek teklifimi ona bildirmeğe karar verdim: Ben, aşağıdaki sözleri, aklım başımda(pek değildi galiba) ve hiçbir etki altında… Sonra, tozlu yollarda dolaştım, öğretmenim; hemen gidemedim. Güneşi hatırlıyorum, öğretmenim. Çünkü, ülkemizde güneş olmasaydı, toz olmazdı. (Batı ülkeleri temiz olmalarını güneşsizliklerine borçludurlar.) Yolda, bir vitrinin önünden geçerken gözüm camdaki görüntüme takıldı öğretmenim: Gömleğimin arkası, pantalonumun üstünden sarkıyordu, pantalonum da boru gibi olmuştu. Ayaklarıma baktım: Bütün gün tozlu yollarda dolaştığımı anladım.” “Bize gelince... durum çok başkadır albayım. Biz her zaman çay içebiliriz. Yemeğin verdiği ağırlıkla koltuklara serilince önce kahve, daha sonra çay içeriz. Göz kapakları uykudan ağırlaşan çocuklar, büyüklerin konuşmalarını dinlemeye can attıkları için, bir türlü yatmak istemezler. Sen bizim Erkan’la yatarsın, yatak geniştir, denir çocuklara. Büyüklere de yer yatağı serilir. Misafirin büyük oğlu da koridordaki somyada yatar. Bütün işlerimizi böyle düzenleyebilseydik albayım, gece yatısı adetimize rağmen gene de İngilizleri geçerdik. Böyle bir kalabalığı küçücük evimize sığdırdıktan sonra...” (Atay Oğuz, 1997, Tehlikeli Oyunlar, İstanbul, Sayfa 290) Ne Okusam
BİLİNÇ AKIŞI TEKNİĞİ Bu süreklilik içinde uyuşukluk halinden en uç heyecanlı duruma kadar bilincin değişik halleri bulunabilir. William James, “Bilinç halleri dil ile ifade edilebilir mi?”, sorusunu kendine sormuş gibidir. James’e göre bilincin karmaşıklığını hiçbir dil tam olarak veremez: “objektif olarak konuşursak, bilincin açıkça ortada olan gerçek ilişkileridir. Öznel olarak konuşursak, kendi iç renklenmesiyle onları birbirine eşleyen bir bilinç akışıdır.” İlişkiler sayısızdır ve hiçbir dil onun tüm tonlarını tam karşılamak kapasitesine sahip değildir.
Ne İzlesem
Yukarıda "Ne okusam" bölümü altında bahsi geçen Hunter S. Thompson’ın “Fear and Loathing in Las Vegas”i 1998 yapımı - Yönetmen: Terry Gilliam, Başrollerde Johnny Depp ve Cameron Diaz. "1972 yılında Nixon Amerika Birleşik Devletleri Başkanı idi, ülkenin gençleri Vietnam'da ölüyordu ve Raoul Duke (Johnny Depp) denen adam tüm bunların üstesinden bildiği tek yöntemle gelmeye çalışıyordu.Gizemli Doktor Gonzo ve Raoul Duke; Las Vegas çöllerinde aynı arabada yol almaktadırlar. Son sürat gitmekte olan arabanın yolcularının her ikisi de kendilerine çığlıklar atarak saldırıya geçmiş olan yarasalardan kurtulmaya çalışmaktadırlar. Radyoda Vietnam savaşını anlatan spikerin sözleri ise çok da fazla bir şey ifade etmemektedir. Çünkü onlar aslında halüsinasyonları ile başbaşadırlar. Otostop yapan bir üçüncü yolcu için durduklarında her ikisi de olabildiğine normal davranmaya çalışırlar. Duke yeni yolcularına görevlerinin ne olduğunu anlatmaya çalışmaktadır."
TİYATRO – TEHLİKELİ OYUNLAR / SEYYARSAHNE - ERDEM ŞENOCAK "Oğuz Atay’ın, “Tutunamayanlar”ı bitirdikten kısa bir süre sonra yazdığı “Tehlikeli Oyunlar” romanı, Seyyar Sahne tarafından sekiz aylık yoğun bir çalışma sürecinin ardından seyirci karşısına çıkarılıyor. Son bir kaç yıldır hatırat (“Ben, Pierre Rivière...”-2006), kutsal metin (Eski Ahit - “Vaiz” - 2007) ve mesnevi (“Kuşlar Meclisi” - 2008) gibi “tiyatro dışı” metin türlerinin dramatik olanaklarını araştıran grup bu kez bir romanı tek kişilik bir oyun olarak sahneliyor. “Tehlikeli Oyunlar”, Hikmet Benol karakterinin varoluş mücadelesi üzerinde şekillenen ve diyalogtan monoloğa, ben-anlatıcıdan tanrısal-anlatıcıya, mektuplardan günlüklere ve şiirlere, didaskalilerden kaleydoskopik görüntüler oluşturan bilinç-akışlarına kadar birçok yazın tekniği ve türüyle anlatım olanaklarının sınırlarının zorlandığı uzun soluklu bir romandır. Seyyar Sahne uzunca bir süredir, hareket, ses ve nefesin objektif çözümlemeleri ve bu analizler yoluyla icrasını temel alan oyunculuk çalışmaları yürütmektedir. “Tehlikeli Oyunlar” bu araştırma ve çalışmaların doğal bir uzantısı olarak da görülebilir." Yazar
OĞUZ ATAY |






































